Türkiye'ye hiç gitmemiş biri nasıl olur da buraya ait hisseder? Bu soruyu yeniden sormak gerekiyor, çünkü cevabı değişti. Turizm literatürü yıllarca 'turist bakışı' kavramı üzerine kuruldu: İnsan bir ülkeye adım atmadan önce, o ülke hakkında kafasında hazır bir imaj taşır. Kavram hâlâ geçerli. Ancak turist bakışı bugün daha katmanlı ve onu oluşturan kaynaklar çok daha çeşitli. John Urry, bu kavramı 1990'da tanımlarken onu besleyen kaynaklar daha netti: Broşürler, reklam filmleri, seyahat dergileri, kartpostallar. Yani özenle seçilmiş, kurumsal olarak üretilmiş ve kasıtlı olarak 'en iyi yüz'ü gösteren imgeler. Turist daha yola çıkmadan, o yüzü bellemiş olarak çıkıyordu. Bugün Türkiye'ye gelen birinin bakışı çok daha fazla kaynaktan besleniyor.
TURİST BAKIŞININ YENİ KAYNAKLARI
Bugün biri Türkiye'yi nasıl keşfediyor? Bir arkadaşı saç ekimi için İstanbul'a gitti ve dönüşünü hem güldürücü hem de samimi bir video serisine dönüştürdü. Ya da takip ettiği bir dizide İstanbul'un arka sokaklarını, Ege'nin balıkçı kasabalarını, bir Anadolu şehrinin sabah kahvaltısını tanıdı. Ya da diasporanın işlettiği bir Berlin lokantasında ilk kez Türk mutfağıyla karşılaştı; ikramdaki ısrar, kalabalık sofranın sesi ve yemek kokuları, zihnindeki durağan Türkiye imajını çoktan çoğaltmaya başladı. Bunların ortak noktası: Hiçbiri bir tanıtım ajansının storyboard'undan çıkmadı. Hepsinin arkasında gündelik hayat var: Dağınık, plansız ama son derece gerçek. Türk dizileri bu tablonun en güçlü parçası. Bugün 170 ülkede yayınlanan Türk yapımları, yüz milyonlarca izleyiciye ulaşıyor. Arjantin'de, Mısır'da, Güney Kore'de, Nijerya'da insanlar bu diziler üzerinden Türkiye'yi ve insanlarını, beden dillerini, kıyafetlerini, kedilerini, sokak sokak, sofra sofra öğreniyor. Araştırmalar da bu karşılaşmanın Türkiye'ye yönelik seyahat niyetini güçlendirebildiğini gösteriyor. Turist bakışı artık yalnızca kurumsal imgeden değil, giderek daha fazla anlatıdan kuruluyor.
HERZFELD'İN DUVARI YIKILDI
Antropolog Michael Herzfeld yıllar önce 'kültürel yakınlık' kavramını geliştirirken her kültürün bir iç yüzünden söz ediyordu: Dışarıya pek gösterilmeyen, içeride paylaşılan ve biraz da utanılan şeyler. Ailenin gürültüsü, sofradaki ısrar, abartılı tepkiler, yalnızca içeriden anlam taşıyan o bildik dinamikler. Bu malzeme, Herzfeld'e göre, dışarıya karşı mahcubiyet yaratabilse de içeride ortak bir 'biz' duygusunu güçlendiriyordu. İçerisiyle dışarısı arasında belirgin bir sınır vardı. O duvar artık geçirgen bir halde. Ve şaşırtıcı olan şu: Yakınlık dışarıya sızıyor ama gücünü kaybetmiyor. Tam tersine, yeni bir çekim gücü kazanıyor. 'Türk annesi böyle yapar' içerikleri, yani kalabalık sofra, ısrarcı ikram, dramatik hayal kırıklığı ve terlikler, tam da Herzfeld'in tarif ettiği kültürel iç malzeme. Ama bu an artık yalnızca içeridekiler arasında dolaşmıyor. Her ülkeden insanlar altına yorum yazıyor, çoğu kez gülen emojilerle: 'Bu bizim annemiz.' Türkler de o yorumlara cevap yetiştiriyor; algoritmalar iki tarafı daimi bir etkileşimin içine çekiyor. Yakınlık artık sadece sızmıyor, karşılıklı üretiliyor. Bu noktada artık sızan şeyin bir imaj olmadığını görüyoruz. Dizi İstanbul'u göstermekten çok duyuruyor: Kaynayan çaydanlığın sesi, kapı önünde çıkarılan ayakkabılar, aynı anda konuşan bir sofranın uğultusu. İzleyici bunları gözüyle değil, neredeyse bedeninde biriktiriyor. 'Bakış' kelimesi artık dar geliyor. Turistin Türkiye'yle ilk teması görsel bir imaj değil, bedensel bir aşinalık, bir his hafızası. İmaj eskir, karşılaştırılır, çürütülür. His çağrılmayı bekler. Dışarıdaki biri, içerinin en mahrem anını izleyerek kendini dışarıda değil, içeride hissediyor. Ben buna dışa sızan yakınlık diyorum: Kültürün özel yüzünün açılması, yabancılar için beklenmedik bir kapıya dönüşüyor.
SAHNELENEN VE SIZAN ARASINDAKİ FARK
Ama her sızıntı kendiliğinden değil. Bazı yakınlıklar, sızmak için değil, sızmış gibi görünmek için kurgulanıyor: Aynı sıcaklık, aynı 'işte gerçek biz' hissi, ama bu kez bir sahne direktörü var. Herkesin turistik rotasında en az bir örneği vardır; kendinizinkini düşünün. Sahnelenmiş yakınlık, dışa sızan yakınlığın aynadaki görüntüsü gibi çalışıyor: Aynı jestleri taşıyor ama tersinden. Biri turistik bir mesaj vermek istemeden görünür olurken, diğeri yalnızca görünmek için var oluyor. Bir yer kendisine yönelen bakışı tahmin etmeye çalıştığında ince bir çizgide yürüyor. Turistin ne görmek istediğini kestirip ona göre kendini süslemek, çoğu zaman içselleştirilmiş bir oryantalizmle sonuçlanıyor: Turistin hayalindeki 'o yeri' ona geri satmak, istemeden de olsa. Bu kırılgan bir hesap: Ne kadar doğru tahmin edilirse edilsin, sahnelenen şey er ya da geç sahnelenmiş gibi görünüyor. Türkiye'nin son yıllardaki görünürlük sıçramasının önemli bir bölümü, tam da bu merkezi hesabın dışında gerçekleşti. Sağlık turizmi bunun en belirgin örneklerinden biri. Saç ekimi videolarının küresel dolaşımı, tek merkezden tasarlanmış bir Türkiye kampanyasının sonucu değildi. Klinikleri, hastaları, arkadaş gruplarını, mizah hesaplarını ve algoritmaları içine alan dağınık bir görünürlük ekosistemi içinde büyüdü. Duvar kendiliğinden geçirgenleşti, gündelik deneyim dışarı taşındı ve bu dolaşım hiçbir hesaplı kampanyanın tek başına üretemeyeceği bir güç doğurdu. Elbette bu görünürlük yakınlık kadar stereotipi, hayranlık kadar alayı da çoğaltabilir.
GENİŞLEYEN BİR BAKIŞ
Bu sızıntının en uç noktalarından biri, artık klasik turist tanımının dışında kalan bir insan grubunda görülüyor: Dijital göçebeler. Onlar tatile gelmiyor; bir süreliğine yaşamaya geliyor, kahve dükkanında çalışıyor, mahalleden ekmek alıyor, sokak kedilerini besliyor. Bu insanların gündelik paylaşımları, izleyende artık 'Gitsem mi, görsem mi?' sorusunu değil, çok daha radikal bir soruyu doğuruyor: 'Ben de burada yaşayabilir miyim?' Turist bakışı burada başka bir eşiği aşıyor: Ziyaretten geçici yerleşikliğe, seyahatten gündelik hayat kurma fikrine geçen bir hayal biçimine dönüşüyor. Bu, dışa sızan yakınlığın yeni sonuçlarından biri; kültürün mahrem yüzü artık sadece merak uyandırmıyor, bir hayatı yeniden tasarlama fikrine dönüşüyor. Kültürün en mahrem yüzü artık dışarı sızıyor ve tuhaf bir biçimde, gücünü orada kazanıyor. Türkiye'ye hiç gelmemiş biri, kendini burada bir reklamın içinde değil, daha önce çok iyi tanıdığı bir sahnenin devamında buluyor.