Bir yöneticinin sabah toplantısından önce çalışanlarının ruh halini analiz eden bir AI paneli açtığını düşünün. Kim tükeniyor, kim sessizce kopuyor, kim sadece alkış aldığı zaman motive oluyor? Sorun şu değil: Bu mümkün mü? Sorun şu: Böyle bir dünyada insan olmaya devam edebilecek miyiz? Sabah 08.40. Büyük bir şirketin orta düzey yöneticisi, kahvesini masasına bırakıyor ve toplantıdan önce ekranını açıyor. Önünde klasik performans tabloları ya da satış grafikleri yok. Bir panel açılıyor: "Son 14 gündür dijital görünürlüğü yüzde 32 düştü. İç iletişim tonunda agresifleşme tespit edildi. Gece aktifliği artıyor. Takdir sonrası performans yükseliyor. Tükenmişlik riski: yüzde 67." Bu satırlar bir bilim kurgu sahnesi gibi gelebilir. Ama değil. Çünkü bugün birçok şirket zaten çalışan davranışlarını ölçüyor. Sadece bunu henüz bu kadar açık söylemiyorlar.
BU VERİLER KURUMLARIN ELİNE GEÇTİĞİNDE NE OLACAK?
Önceki aylarda sosyal skor kavramının işe alım süreçlerini nasıl dönüştüreceğini konuşmuştuk. Sosyal medyanın artık yalnızca bir ifade alanı değil, davranış verisi üreten devasa bir kayıt sistemi haline geldiğini anlatmıştık. Şimdi ise daha rahatsız edici soruya geldik: Bu veriler kurumların eline geçtiğinde ne olacak? Çünkü mesele artık yapay zekanın ne yapabildiği değil.
YAPAY ZEKA İNSAN DAVRANIŞINI TAHMİN ETMEYE ÇALIŞIYOR
Mesele, şirketlerin neyi yapmayı meşru göreceği. Birçok yönetici bugün hâlâ liderliği sezgisel bir beceri olarak görüyor. Odaya giren insanın enerjisini okumak, stresini anlamak, motivasyonunu hissetmek... Bunlar uzun yıllardır 'iyi yönetici' refleksi olarak kabul edildi. Fakat yapay zeka bu refleksleri veriyle değiştirmeye hazırlanıyor. Şirket içi yazışmalar, toplantı sıklıkları, Slack mesajları, Teams konuşmaları, mail tonları, sosyal medya davranışları... Bütün bunlar artık yalnızca iletişim değil; analiz edilebilir davranış katmanları. Ve sistemler şunu anlamaya çalışıyor:
*Kim tükeniyor?
*Kim kopmaya yaklaşıyor?
*Kim ekip içinde görünmezleşiyor?
*Kim çatışma üretmeye yatkın?
*Kim sadece görünür olmak için çalışıyor?
İşin rahatsız edici tarafı şu: Yapay zeka burada insanı 'tanımaya' çalışmıyor. İnsan davranışını tahmin etmeye çalışıyor. İşte kırılma tam burada başlıyor. Fütürist düşünür Shoshana Zuboff, yıllar önce 'gözetim kapitalizmi' kavramı ortaya attığında çoğu insan bunu reklam algoritmalarıyla sınırlı sandı. Oysa bugün geldiğimiz noktada mesele reklam değil. İnsan davranışının ekonomik bir veriye dönüşmesi. Eskiden şirketler çalışanların zamanını satın alıyordu. Şimdi davranışlarını anlamak istiyorlar. Yakında ise davranışlarını optimize etmeye çalışacaklar. Ve burada çok tehlikeli bir alan açılıyor. Çünkü bir şirket çalışanının stres seviyesini ölçebilir. Motivasyon düşüşünü anlayabilir. Hatta tükenmişliği önceden tahmin edip destek bile sağlayabilir. Bu iyi tarafı. Kötü tarafı ise şu: Aynı sistem, 'ideal çalışan davranışı' üretmeye de başlayabilir. Yani; çok itiraz etmeyen, çok sivrilmeyen, dijital olarak kontrollü, duygusal olarak stabil ve sürekli kurumsal dil kullanan insanlar... Bir süre sonra sistemler üretken çalışanı değil, algoritmik olarak sorunsuz çalışanı ödüllendirmeye başlayabilir. Ve işte o noktada kurum kültürü ölür. Çünkü yaratıcılık biraz risklidir. Gerçek fikirler bazen rahatsız edicidir. Büyük dönüşümler çoğu zaman 'uyumsuz' insanlardan çıkar. Eğer yapay zeka yalnızca uyumu optimize etmeye başlarsa, şirketler verimli görünür ama zihinsel olarak çürümeye başlar. Bugün birçok şirket 'employee wellness' adı altında davranış analitiği sistemleri kuruyor. Bunun önemli kısmı gerçekten faydalı olabilir. Özellikle büyük organizasyonlarda yöneticilerin her çalışanı psikolojik olarak okuyabilmesi imkansız. Burada AI asistanları yeni bir çağ başlatabilir. Bir yöneticinin ekranında şöyle öneriler belirdiğini düşünün:
*"Bu hafta performans konuşması yapmayın."
*"Bu çalışan son dönemde içe kapanıyor."
*"Takdir edilmediğinde iletişimi kesiyor."
*"Ekip içinde görünmeyen bir gerilim oluşuyor."
GELECEĞİN YÖNETİCİSİ HERKESE AYNI DAVRANAN KİŞİ OLMAYACAK
Bu, kötü yönetilen şirketlerde bir gözetim aracına dönüşebilir. İyi yönetilen şirketlerde ise belki de ilk kez gerçekten kişiselleştirilmiş liderlik yaratabilir. Çünkü geleceğin yöneticisi herkese aynı davranan kişi olmayacak. Herkesi aynı şekilde yönetmenin zaten başarısız bir model olduğu ortaya çıkıyor. Geleceğin yöneticisi şunu soracak: "Bu insanın gerçekten neye ihtiyacı var?" Ama tam burada başka bir soru doğuyor: Bu bilgiye ne kadar yaklaşmak etik? Fütürist Amy Webb bir konuşmasında şunu söylüyordu: "Teknoloji önce mümkün olur, etik tartışma ise her zaman geriden gelir." Şu anda tam olarak bunu yaşıyoruz. Yapay zeka çalışan davranışlarını analiz edebilecek noktaya geldi. Ama şirketlerin bunu hangi sınırlar içinde kullanacağı hâlâ belirsiz. Bir çalışanın gece kaçta aktif olduğu izlenmeli mi? Duygusal tonu analiz edilmeli mi? Sessizleşmesi risk sinyali mi sayılmalı? Sosyal medya davranışı işe alımı etkilemeli mi? Bu soruların hiçbirinin net cevabı yok. Ama bir gerçek var: Şirketler artık yalnızca performansı ölçmeyecek. Davranışı da ölçecek. Ve belki de önümüzdeki dönemin en kritik meselesi şu olacak: İnsan kaynakları insanı daha iyi anlamak için mi yapay zeka kullanacak yoksa insanı kurumsal olarak daha yönetilebilir hâle getirmek için mi? Çünkü ikisi arasında çok ince bir çizgi var.
VE O ÇİZGİNİN ADI: VİCDAN
Bugün yapay zekanın çalışanlarımızı daha iyi anlamasından söz ediyoruz. Yarın ise birbirimizi nasıl anlayacağımızı konuşacağız. Belki birkaç yıl sonra bir toplantıya girdiğimizde, bir iş görüşmesine oturduğumuzda, hatta arkadaşlarımızla aynı masayı paylaştığımızda, gözlüğümüzün ekranında karşımızdaki insanın yalnızca adı ve görevi değil; stres seviyesi, kaygı durumu, güven eğilimi, motivasyon haritası ve hatta olası sorunları da belirecek. Çalışma arkadaşlarımızı, yöneticilerimizi, eşlerimizi, dostlarımızı ve takım arkadaşlarımızı sezgilerimizle değil, algoritmaların ürettiği içgörülerle değerlendirmeye başlayacağız. İlk bakışta bu daha az hata yapan, daha bilinçli ve daha empatik bir dünya gibi görünebilir. Ancak aynı anda başka bir şeyi de kaybetme riski taşıyoruz: İnsan olmanın belirsizliğini. Çünkü ilişkilerimizi güçlü kılan şey, birbirimizi tamamen anlayabilmemiz değil; anlayamadığımız hâlde güvenebilmemizdir. Eğer bir gün insanların duyguları, korkuları, zaafları ve niyetleri gerçek zamanlı olarak okunabilir hâle gelirse, belki de tarihte ilk kez bilgi eksikliğinden değil, bilgi fazlalığından korkacağız. Ve o gün geldiğinde kendimize şu soruyu sormamız gerekecek: Karşımızdaki insanı gerçekten mi tanıyoruz, yoksa sadece onun hakkında üretilmiş bir algoritmik yoruma mı inanıyoruz?